TARİHÇE

İTFAİYE TARİHİ
           
Kent tarihlerinin oluşumunda yangınlar büyük rol oynamaktadır ve onların yıkıcı etkileri kent tarihi açısından değerlendirmeye mutlaka katılması gerekmektedir. Kent tarihleri içinde bu yaklaşıma belki de en uygun düşen örneklerin arasında, İzmir özel bir yer işgal etmektedir. Çünkü İzmir tarihi bir ölçüde yangınlar ve doğal afetler tarihidir. Gerçekten de tarihsel süreç içinde İzmir'de yaşanan yangınlar, kentin fiziksel yapısının sürekli olarak değişmesine yol açmıştır. Yangınlara karşı alınan önlemler de bu doğrultuda Osmanlı Devleti'nden beri alınmaya başlanmış ve Türkiye Cumhuriyeti boyunca gelişen teknolojinin de etkisiyle devam etmiştir.
           
Osmanlılarda yangınla mücadele şehir içinde Yeniçeriler tarafından; Boğaziçi, deniz kıyısı ve yalı boylarında ise Deniz Polisi yerine geçen Bostancılar tarafından yürütülüyordu.  Büyüyen yangınlar söndürülemediği taktirde, yangının rüzgarla ilerlediği istikamette ahşap evlerin yıkılarak ölü bölgeler oluşturmak suretiyle yangının önüne geçilmesine çalışıldığı, böyle yangınlara padişahların bizzat katılarak çalışanları teşvik ettiği bilinmektedir.  
 
Kanuni Sultan Süleyman 18 Şubat 1560 tarihli Fermanında yangından sonra yapılan yeni evlerin saçaksız olması, Sultan II. Selim'in 1 Haziran 1572 ve III. Murat'ın 12 Mart 1579 Fermanlarında ise, herkesin evlerinde dama ulaşacak kadar birer merdiven ve su dolu fıçı bulundurmaları, yangından kaçılmaması emredilmektedir
 
Zamanın yeniliklerine ve araçlarına göre teşkilatlanması ise 1710 yılına rastlar. Bu yılda Fransa'da ilk yangın tulumbasının yapılması ile itfaiye teşkilatı da kurulmuş bulunmaktadır.
 
1714 Yılında gerçek Davut idaresinde Yeniçeri Ocağına bağlı Tulumbacı Ocağı kurulur. Tulumbacılar Ocağı, modern itfaiyenin çekirdeğini oluşturur. Teşkilat olarak bu tarihte yeniçeri ocağında bir tulumbacı ortası da kurulmuş ve ülkeye 110 yıl hizmet ettikten sonra, yeniçeriliğin kaldırılması üzerine, tulumbacılarda kaldırılmıştır.
 
Abdülaziz döneminde İstanbul Şehrameniti ve belediye daireleri kurulunca birer tulumbacı takımı kurulmuş olup bunlara Daireli adı verilmiştir.
 
1871 Yılında büyük Beyoğlu yangını sonucu, kuruluşların yetersizliği üzerine Padişah Abdülaziz'in emri ile Macaristan’dan uzman bir subay olan  “Kont Szec Senyi Ödan” getirilir. Ferik rütbesi verilir. 26 Eylül 1874 tarihinde IV. Nizamiye I. Bahriye taburundan oluşan İtfaiye Alayı kurulur. Ayrıca mahalle tulumbacıları da bunlara yardımcı olur.
 
25 Eylül 1924 yılında T.B.M.M. tarafından çıkarılan bir kanun ile Türkiye’deki bütün söndürme teşkillerinin itfaiye adı altında mahalli belediyeler elinde toplanması kanunlaşmıştır. 
 
İZMİR İTFAİYESİ TARİHİ
İzmir'in adeta varlık sebebi olan ticareti durma noktasına getiren, önemli miktarda can ve mal kaybına neden olan yangınlara karşı alınan önlemlerin, XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren örgütlü bir yapıya kavuştuğu gözleniyor. Çünkü Belediye Dairesi'nin kurulmasıyla birlikte, belediyeye bağlı bir tulumbacı takımı da oluşturulmuştu.
1880 Yıllarında İzmir şehrinde itfaiye hizmetlerini İngiliz, Alman ve Fransız sigorta şirketleri tarafından yapılmaktadır. Fakat ayrı ayrı çalışan bu takımlar 1897 yılında Macar asıllı “Gros Koviç Yusude” adlı uzmanın emrinde toplanarak İzmir'de modern itfaiyeciliğin temeli de atılmıştır. 
1897 yılında Yusuf Dede mevkiinde inşa ettirilen yaklaşık on metre yüksekliğindeki yangın gözetleme kulesi, çıkan yangınlara acilen müdahale etmek için yapılan yatırımlardan birisiydi. Ayrıca yangın çıktığında top atışlarıyla duyurulması da alınan önlemler arasındaydı. Kadifekale’deki top tarassut kulesi olarak kullanılan gözetleme kulesi uzun süre görevine devam etmiştir. Anlaşılacağı üzere bu önlemler belli bir teşkilatın oluşması anlamına geliyordu. İzmir'de bulunan yabancı yatırımcılar ve sigorta şirketleri de yangınlardan azami seviyede etkilendikleri için, onlar da bazı girişimlerde bulunmaktaydılar. Sigorta şirketleri kendi özel söndürme ekiplerini kurarak yangın mücadelesi içinde yer almaya başladılar. Bu ekipler, teknik olarak dönemin gelişkin araçlarından olan ve vapuraki diye bilinen tulumbalara sahiptiler. Modern önlemler olarak tanımlanabilecek bu çalışmalara ek olarak geleneksel bir yangın mücadele birimi de bulunuyordu. Eskiden beri her mahallede bir tulumbacı takımı vardı ve bunlar gönüllü olarak çalışan mahalle kabadayılarından oluşuyordu. Mahalle tulumbacıları yangın çıktığı zamanlarda toplanırlar ve yaptıkları hizmete karşılık yangına maruz kalan yerin sahibinden bahşiş alırlardı. Bu tür bir örgütlenme Kubilay mahallesi civarında mahallenin gözü pek gençlerinin oluşturduğu tulumbacılar ekibi reis Ali Bey tarafından kurulmuş olduğu bilinmektedir. (Ali Bey İzmir Tulumbacı Reisi 1911 – 1924 )
Her ne kadar dönemin yayın organlarında yangına karşı alınan önlemlerin yetersizliği sıklıkla vurgulansa da, belki de belirttiğimiz gelişmelerin sonucu olarak XIX. yüzyıl sonlarından itibaren kenti neredeyse baştanbaşa yok eden ölçekteki yangınlara rastlanılmıyor.
Ancak bu önlemler İzmir'i 1922 Eylül'ünde yaşanan büyük yangının tahribatından korumaya yetmedi. Bilindiği üzere yaşanan savaş ve işgal günlerinin bittiği günlerde, İzmir'de 13 Eylül 1922'de çıkan yangın kentin büyük bir bölümünü yok etmiş ve kullanılamaz hale getirmişti. Yangının nasıl başladığı üzerindeki sır perdesi aralanmış olmasa da, kontrol altına alınması 15 Eylül'ü bulmuş, tamamen söndürülmesi ise ancak 18 Eylül günü mümkün olabilmişti. Yangının çıktığı dönemde İzmir Sigortaları İtfaiyesi kumandanı Mösyö Greskoviç'in belirttiği gibi bu yangın "itfaiyenin otuz senelik istatistik cetvelinde görülmemiş bir mahiyet arz ediyordu".
Gerçekten de yangının tahribatı çok büyüktü. Yapılan incelemelerde, İzmir'in 2 milyon 600 bin metrekarelik yerleşim parçasının yok olduğu belirlenecekti. Bu ise, Türk mahalleleri dışında kalan kent parçasının dörtte üçüydü. Yangında Ermeni, Rum ve Ecnebi mahalleleri yok olmuştu. İstatistik Müdürlüğü tarafından Mart 1923'te açıklanan verilere göre; İzmir'de mevcut olan 42.945 haneden 14.004 tanesi tamamen yanmıştı. İşyerlerinin büyük bir bölümü de yok olmuş, kalan dükkan ve mağaza sayısı ise sadece 9.696 idi. Bunun anlamı, ticaret sönmüş ve İzmir'i İzmir yapan önemli kentsel mekanların başında gelen I. ve II. Kordon da büyük tahribata uğramıştı. Eski İzmir'den sadece şehrin kenarları kalmış ve ortada tamamı yanmış koca bir delik açılmıştı. İşgalden kurtulan İzmir, o dönemde yayın hayatına başlayan Yanık Yurt gazetesinin adının açıkladığı gibi, artık yanık bir kentti ve çok büyük sorunları bağrında barındırıyordu. Kentin sorunlarının farkında olan Belediye Reisi Uşakizade Muammer Bey, 1924 Haziran'ında Türk Sesi gazetesi muhabiriyle yaptığı mülakatta izleyeceği beledi siyaseti anlatırken, şehrin imarı konusuna ve itfaiye teşkilatına aşağıdaki gibi değinmiştir: "...Yangın sahasını bir parka tahvil etmek üzere istimlake hemen başlanmıştır. Tramvaylara ve itfaiye teşkilatına dair ilk hatveler atılmıştır.."
Yangınlardan Çıkarılan Ders: İtfaiye Binasının Yapılması
İtfaiye Teşkilatı ve Binasının Yapımı 1922 yangınını geçiren belediyenin, Cumhuriyet döneminde üzerinde önemle durduğu konulardan biri itfaiye oldu. Uşakizade Muammer Bey döneminde gerekli donanım satın alındı ve belediye itfaiye kadrosu da 40 kişiye yükseltildi. 20 Mart 1924 tarihinde çıkartılan bir kanunla, itfaiye hizmetlerinin belediyelerce yürütüleceği kararlaştırılınca, sigorta kumpanyaları itfaiyelerinin yönetimi de İzmir Belediyesi'ne geçti. İtfaiye işlerinin belediyenin uhdesine devredilmesinden sonra, dağınık olarak bulunan itfaiye şubelerinin tek merkezde toplanmasına ihtiyaç duyulunca, İzmir Belediyesi 24 Ağustos 1926 tarihinde, İtfaiye Merkez İstasyon binasının yapılması kararını aldı. İlgili karara göre İtfaiye Merkez İstasyon binası, kentin imarı da düşünülerek, yangın mahallindeki on dördüncü adanın on dokuzuncu parseli üzerinde yapılacaktı.
Ancak yeni itfaiye binasının yapılabilmesi, belediyenin mali kaynakları son derece kısıtlı olduğundan dolayı, beklendiği gibi ivedilikle gerçekleştirilemedi. Şehrin fiziksel tahribata uğramış olması bir yana, kent nüfusundaki büyük azalma, doğrudan belediye gelirlerine yansımış ve büyük bir düşüşün yaşanmasına yol açmıştı. Bu nedenle inşaata bir türlü başlanamıyordu. Ancak yangınların büyük kaynak kaybına yol açması gerçeğinden hareketle merkezi hükümet de konuyla ilgilenmeye başladı. İzmir, İstanbul ve Bursa'da yaşanan yangınlar nedeniyle Dahiliye Vekaleti yangın konusuna eğilerek, 1927 yılında bir genelge yayınladı. Genelgede belediye bütçelerine itfaiye için yeterli tahsisat konulması, itfaiye elemanlarının yetiştirilmesi, uygun araçların sağlanması, itfaiyenin ihtiyacı olan mekanların inşası ve yangınlara en kısa süre içinde müdahale edilebilmesi için gerekli önlemlerin alınması gerektiği bildiriliyordu. Ayrıca yangın için hiçbir sebep ve mazeretin kabul edilmeyeceği; önlemler ve söndürme işlemlerinde kusuru görülenlerin sorumlu tutulacağı da vurgulanıyordu. İzmir itfaiyesi için gerekli yatırımın meşruiyet zemini, merkezi hükümetin bu genelgesiyle genişlemiş oluyordu.
Fakat yaşanan bir yangın, itfaiye binası ve teşkilatı için yapılacak yatırımların hayati önemini hatırlattı. İzmir itfaiyesi bu dönemde Kireç Hanı'nı merkez garaj olarak kullanmaktaydı; fakat tahmin edileceği üzere bu bina hizmet altyapısı konusunda çok yetersizdi. 1930 yılı Ağustos ayı içinde Kordon'da bir yangın çıkmış, İtfaiye yangın mahalline geç ulaşmış, hatta yangın mahalline gelince de denizden su alamamış ve yangına müdahalede gecikmişti. Büyük yangının hafızalardaki tazeliği ve İzmir'in ortasında boydan boya uzanan yangın yerlerinin ürkütücü manzarası etkisini hemen gösterdi. Kordon'daki yangın üzerine, basın itfaiye konusunu tekrar gündeme taşıdı. Yangın ertesinde Anadolu gazetesindeki bir değerlendirme yazısı, durumu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belirtmekteydi: "İzmir'deki İtfaiye teşkilatı zayıftır. Her şeyden evvel efrad pek azdır. Bundan başka, mevcut efradın başında emir verecek, işten anlar bir mütehassıs ve doğru dürüst bir binası yoktur. Bir şehrin İtfaiye teşkilatı zayıf olursa, ciddi bir endişe ve hatta büyük bir tehlike var demektir."
1930-1932 yılları arasında inşa edilen ve erken cumhuriyet dönemi mimarisinin etkilerini taşıyan bina, itfaiye hizmet merkezi olarak tasarlanmış bir yapıdır. Yapım hikayesinden anlaşılacağı üzere neredeyse tamamen yanmış bir kentin gelecekte aynı yıkımı yaşamaması için, dönemin kıt kaynaklarından ayrılan tahsisatla inşa edilmiş ilk itfaiye binasıdır. 1932'den 2001 yılı sonuna kadar aralıksız yetmiş yıl itfaiye merkezi olarak hizmet veren bina günümüzde Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi olarak hizmet vermektedir.
1997 yılına kadar Müdürlük olarak görevini sürdüren İzmir itfaiye teşkilatı aynı yıl Daire Başkanlığı olmuştur. 2001 yılından günümüze Yenişehir'deki binasında hizmete devam eden İzmir İtfaiye Dairesi Başkanlığı, 2001- 2013 yılları arasında 3 müdürlük, 2013'ten itibaren de 6 müdürlük ve 4 bölge amirliği olarak teşkilat yapısını yenilemiştir.
2015 yılı itibariyle Daire Başkanlığımız, İzmir il sınırları içerisindeki, 30 ilçede, 50 İtfaiye İstasyonunda 294 araç ve 1270 personeli ile 7/24 İtfaiye hizmeti vermektedir.